5. 30' lu, 40'lı yıllar, Annem ve Babam


Annemle Babam
Bu günde size Annem ile babamı anlatayım. Annem ev hanımı idi, zaten eskiden anneler çalışmazdı. Babaların maaşı bir aileyi geçindirirdi. Yalnız annelerde idarelerini bilirlerdi, çocuklara da öğretirlerdi idareli olmayı. Annemin işi zordu, eşinin, iki erkek, iki kız çocuğun üstü, başı, yiyeceği. Ne çamaşır, ne bulaşık makinesi vardı. Daha adlarını bile bilmiyorduk. Her şey elle yıkanıp, ütülenecek, yamanacak. O zamanlarda çoraplar yamanırdı. Şimdi bu söz gençlere ne komik gelecek düşünüyorum. Yırtığı azsa örülür, büyükse yamanırdı. Anneminde en sevmediği iş bu idi.

 30'lu senelerde birçok şeyde kıtlık vardı. Şeker yoktu, annem üzümle fındığı makinede çeker, karıştırır bize şeker yerine verirdi. Ekmek vesika ile veriliyordu. Vesikada nüfuz kâğıtları idi. Nüfuz kâğıdı küçük bir defter kadardı. Sayfalarına ekmek verildi, kömür verildi diye damga basılırdı. Daha nelerdi bilemiyecegim. Evimiz büyüktü, temizlik işi zordu, bütün bu ev işlerinin sonunda en sevdiği şey, bir vakit bulsam cümbüş çalsam derdi. Çok severdi çalmayı söylemeyi. Sesi de güzelmiş ama guatrı ameliyatından sonra bozulmuş. Babamda,  anneme ve bizlere çok düşkündü. Kibar ve nazik ti. Ağzından bir gün olsun, kimse kötü bir söz duymamıştır. Tam bir İstanbul efendisi idi. Bizi ne dövdü ne bagırdı. Nede payladı. Bizde usluyduk her halde. Sadece arada sırada bir karşısına alır nasihatler ederdi. Tekel Muhasebe Müdürü idi. Şimdiki adıyla Sorumlu Sayman. İş yerinde de kendisini çok sever ve sayarlardı. El becerileri de vardı, evin eskiyen koltuk ve kanepelerin yüzünü değiştirirdi. Anneme elbise dolabı, sonrada yaptirmak istedigi evin tahtadan maketini yapmıştı. Birde tahtadan dikiş kutusu, nede sağlam yapmış, hala ben kullanıyorum.

Hiç bir gün evimizde kavga dövüş olmamıştır. Babam tam anlamıyla harika bir insandı.  Mutlu bir aileydik.

Daha evvelce de yazdığım gibi, bizim zamanımızda, okulumuz da hiç kavga dövüş olduğunu bilmiyorum. Çok güzel geçinirdik, teneffüzde oyunlar oynardık. Biz kızlar seksek oynar,  ip atlardık.  Yoyo oynardık. Evde de evcilik oynardık. Erkek çocuklar da top oynar, topaç çevirir, çember çevirirdi, koşmaca, uzun eşek, birdirbir oyunları da vardı. Birlikte oynadığımız oyunlarda olurdu. Köşe kapmaca, elim sende, yag satarım bal satarım, körebe.
Geceleri de çocuklar ders çalışırken,  evin büyükleri tavla oynarlardı. İskambille de 66 diye bir oyun vardı. Bizde hepimiz okullu olduğumuzdan derslerimize çalışırdık. Derslerimizin olmadığı zamanda, annem ve babam sıra ile bize kitap okurlardı. Her Cumartesi akşamı da komşular toplanırdık.
Bu günün genelde yılbaşında oynanan oyunları, biz her Cumartesi gecesi, güle eylene ne güzel oynardık,  ne çeşit oyunlarımız vardı. Büyüklerle birlikte tombala oynardık. Fırdöndü, Of derdim var, fincan oyunu, iskambil ile papaz kaçtı diye bir oyun. İki kişi veya dört kişiyle kızmabirader, dama, satranç, domino oyunlarımız vardı. Bizim oynayacak hiçbir teknoloji aletimiz olmadan da, çok güzel vakit geçirirdik. Kış geceleri böyle vakit geçerken, yazın ise çok daha güzel geçerdi gecelerimiz. Büyük bahçelerimiz vardı, evlerde kalabalıktık,  komşularda gelince, güle eğlene geçerdi vakit. Gecelerimiz, gökyüzündeki yıldızlarla aydınlanırdı. Mehtaplı gecelerde başka güzeldi.
Daha öncede yazdığım gibi, yazın en sevdiğimiz açık hava sinemaları idi. Oturacak minderlerini alan giderdi sinemaya. Oraya gelen herkes  birbirini tanırdı . Filim aralarındaki gazozunda bir başka idi tadı.

Anneler ev işlerinde olduğu gibi, el işlerinde de çok marifetli idiler. Hiç boş durmazlar eşlerine, çocuklarına süveterler, hırkalar örerlerdi. Bende ablamdan dikiş dikmeyi, annemden örgü örmeyi, babamdan marangozluğu bu yaşlarda öğrenmiştim.
40 lı seneler de, ilkokulu bitirirken, her bir dersten ayrı ayrı imtihana girerdik. Hatta el işinden bile. O kış yaptığımız bir el işini gösterecektik. Bende iki renkle ördüğüm bir yün hırkayı gösterdim. Okadar güzel bir desen le yapılmış hırka, kim olsa inanamaz benim ördüğüme. Nasıl örülüyor çok güzel deseni dediler. Hemen koştum eve, iki renk yün ve şiş aldım. İmtihan odasına oturup, her öğretmene ayrı ayrı örnek çıkarmış,  sonrada nasıl örüldüğünü anlatmıştım.

Annemi, Babamı, Celal ağabeyimi, ablamı anlattım, birde Sait ağabeyimi anlatayım size. Sait ağabeyimde çok çalışkan, akıllı, uslu, birazda titiz di. Titizliğine gelince 14, 15 yaşlarında kızıl hastalığı geçirdi. Onu ziyarete hastaneye gittigimiz günü hiç unutmam, ne kadar üzülmüştüm. Mühim ve sari bir hastalık olduğu için, bizi yanına almamışlardı. Bir camın arkasından göstermişlerdi, annem bari girebilseydi yanına. O yaşta bir çocuk annesini cam arkasından görüyor. Bana tesir ettiği gibi, o kim bilir ne kadar üzülmüştü. Uzun süre hastanede kaldı, sonra iyileşti çıktı ama, kulağında arıza bıraktı, ağır işitmeye başladı. O yüzden biraz sinirli ve titiz oldu. Bir sene kayıpla yine okuluna gitti. Çalışkandı, lise sonra universite. Üniversiteyi daha bitirmemişti, Ziraat bankasında yarım gün çalışmaya başladı. Ilk maaşı ile hepimize hediyeler aldı, bana da bir iş bankası kumbarası almıştı, hala saklarım antika oldu herhalde. Para kazanmaya başlayınca beni koleje yollamak istedi, ne kadar sevinmiştim, ama yarım gün çalışma karşılığı alacağı para, ancak kendi masraflarına yeterdi. Üniversite bitince askere gitti. Karsta Yedek subay olarak yaptı askerliğini, ama onun yaptığı 40 lı seneler çok uzun du askerlik, çok sıkılmıştı. Ona uzun uzun mektuplar yazardık. Giderken annem ne kadar ağlamıştı. Her mektup alışta da hep ağlardı.